|
21.11.2009 Haydar Işık
Siz annenizden; „Asker şu derede Dersimlilere ağaç kütüğü, dal, çalı çırpı toplattı. Sonra onları ağaç kütüklerine bağladıktan sonra gaz döküp yaktı. Yanan insan gövdeleri havaya fırlıyordu. Asker duymasın diye seni hep emziriyordum,“ dediğini duydunuz mu? Siz askerden korkar mısınız? Sizi; „Sus! Asker gelecek!“ diye büyüttüler mi? Asker, mahallemize doğru tepeden inince, bir primat gibi ağaç dalları arasında kayboldunuz mu? Hatta Türk zabiti iken bile generalden korktuğunuz oldu mu? Yedi yaşında tek kelime bilmediğiniz bir dilden ilkokula başlayınca, elinde sopa sınıfa giren öğretmeniniz, „Türküm, doğruyum...“ söyletirse, anlamını bilmediğiniz bu sözleri sevip ruhunuzun en mutena köşesine koyar mısınız? Ardından „Güzel Türkçe“ öğrenirken ananızın dili yasaklanırsa ve evde anne ile konuşmanın damda dolaşan ispoyuncu arkadaşlarınız tarafından dinlendiği korkusuyla ketum kalırsanız, ihpar edilip yaş söğüt dalıyla sırtınıza ve kafanıza dayak yerseniz, ruhsal gelişmeniz, çocuk davranışınız, bedensel büyümeye uygun gider mi?
İlkokul sonrası sizi, celeplerin hayvan alması gibi Köy Enstitüsü'ne götürüp, gece gündüz „Türklük“ ile kalkıp onunla yatağa gönderirlerse, hatta bir köpek gibi terbiye edilirseniz, soyunuza, ananız, babanız, dil ve geleneklerinizin her gün bu „Türklük“ batağında yok edildikleri halde, hatta yoksulluk nedeniyle baş eğip kendinizi uyumlu yaptığınız halde, öğretmeniniz; iki kez burnunuzun direğini tarümar eder, doğru tedavi göremediğiniz için her aynaya baktığınızda bu kırık burnu görüp o ırkçı öğretmeni aynaya doldurursanız, ne hissedersiniz?
Duldada Mustafa Kemal'in Dersim katliamını dinler, tanıklarıyla birebir konuşur, ardından Dolmabahçe'den Anıtkabre cenaze naklinde, histerik hıçkırıklara boğdurulan Kürt öğrencilere ne dersiniz? İnce Memed'de „Kürt“ kelimesi görünce, bu romanı gece gündüz yutarcasına okudunuz mu? Öğretmen olup sivil sol kafa ile öğrenci yetiştirip, TÖS sonra TÖB-DER üyesi olarak Türkiye'nin siyasi hayatına, içinizde büyüttüğünüz sizden alınan ve yasaklanan bu sihirli kelime, BEN'i, hayatın bir yerinden kullanma şansını bulamazsanız, nasıl davranırsınız? Faşist askeri Cunta sizi vatandaşlıktan atıp, küçük de olsa size ait metruk satılırsa, kırılma hisseder misiniz? Siz hiç vatansız kaldınız mı? Mülteciliğin insan ruhunu nasıl parçaladığını yaşadınız mı? Doğduğunuz toprakların özlemini, Alplerde benzer tepelere bakıp bir çeşit halusinasyon gördünüz mü? Meslektaşlarınız, Kürt yok, dili yok vs derse ve Atatürkçü profesörlerden, „kart-kurt“ versiyonunu dinlerseniz, annenizden uzaklaşır mısınız?
Ben de her sağduyu sahibi insan gibi BEN olduğumu inkar etmedim. Yasak, beni „BEN“e daha çok çekti. Elli yıl önce aktif halde kökümü aramaya koyuldum. Almanya'da gördüm ki, kadim Kürt halkı kart-kurt edilirken, bu halkın tarihi şahsiyetleri, örneğin Selahaddin Eyyubi de Türk yapılmış. Emin olun, insan olan, insan kalmak isteyen herkesin yaptığını yaptım. Kürt Selahaddin'i romalaştırdım. Dersim Tertelesi, Dersimli Memik Ağa, Bitlis Beyi Abdal Han ve daha başka romanlar yazdım. Halkımın anadilinden edilmesine, sivil düşünceye sahip biri olarak öfke duydum, ve bunu bize yapılan en büyük katliam gördüm. Şüphesiz siz de öyle görürdünüz. Bu arada anladım ki, bireysel olmak, ormanda cılız bir ağaç, örgütlülük ise ormandır. Buradan hareketle, çeşitli demokratik sivil Kürt örgütlerinde çalıştım. Amacım şiddetin politik araç olmaktan çıkarılıp, Kürt halkının doğal temel haklarına kavuşmasıdır. Sürgünde Kürdistan Parlamentosu, Kürdistan Ulusal Kongre ve Kürt PEN kurucu üyesi ve Başkanlığını yapıp enternasyonal toplantılarda temsil ettim. Dersimli çocuk ve kadınlara yönelik sosyal projeler gerçekleştirdim. Saddam'ın bombaladığı üç köye Alman arkadaşlarımla okul yaptırdım. Bavyera Yazarlar Birliği ve Alman öğretmenler Sendikası üyeliğim var. Anlayacağınız; modern, söyleyeceği olan ve düşüncelerini söylemekten çekinmeyen; herkes gibi, her ulusun mutlu ve müreffeh olmasını, barış içinde özgür yaşamasını; insanı kıble edinen, Dersim Kürdü ve Kızılbaş inancı ve sivil demokratik kişiliğim gereği istiyorum. Hakları alınan halklar gibi kendi halkımı da ödünsüz onurluca savunuyorum.
Bu çalışmaları devleti olan bir halkın bireyi yapsaydı, ona ödül verirlerdi. Ben ödül istemedim, ama rahat vermediler. Türkiye hem vatandaşlıktan attı, hem de sivil düşünceli, demokrat kişilikli benim gibi birini, Sürgünde Kürdistan Parlamentosu üyesi olmak nedeniyle Interpol listesine koydurdu. Bu haksızlık yalnız bana değil, çok sayıda Kürde yapıldı, yapılıyor.
Şimdi soruyorum SİZ'e. Türk-Kürt ve diğer insanlara, insanlığa! Seyid Rıza, pazar günü yaşı küçültülüp 1937 de darağacına çekildiği yıl dünyaya gelen bir Kürt olarak; kendimi tanıyalı hep bu baskı, sürgün, korku, inkar ve imha hayatım oldu. Bu yetmemiş gibi şimdi de çocuklarım, torunlarım bana yapılanları yaşıyor. Kürt çocukları anadiliyle eğitim öğretim göremiyor, etnik kimliği anayasal yasak altında tutuluyor. Size; kaba hatlarıyla otantik prototip Kürdün bu Türk devletinden, onun ırkçı-Türkçü sisteminden çektiklerini oldukça kaba bir çerçevede çizdim. Siz, SİZ olarak benim bu BEN çığlığıma kulak verdiniz mi? Bunca yıldır zulüm altındaki BEN'e nekadar sahip çıktınız? İnsaf var mı? Hak-hukuk var mı? Hani Müslümanlar haksızlık yapmazdı, haksızlığa karşı dururdu? Ne zaman bu haksızlık son bulacak ve SİZ; Türk halkına beni, BEN olarak kabul ettirecek, torunlarıma da devlet okullarında anadiliyle eğitim öğretim olanağı sağlayacaksınız? Barışın, kardeşliğin, dostluğun yolu buradan geçer. Neden durursunuz?
|