|
Eylül 2009
Sevgili kızım, acım içime sığmıyor. Bazen soluk almada zorlanıyorum. Herkesin düşündüğü değil, gördüğü zalim sistemli ülkede, insan annesini defnedemiyorsa, çocuklarını torunlarını zaman zaman ziyaret edemiyorsa, doğduğu ve büyüdüğü coğrafyanın, şekillendiği ilk yılların çocuksu anılarını yaşlılığında görmek olanağına sahip değilse, acı katmerli olur. Bir ülke düşün demiyorum, gözlerinin önündeki ülkede, sisteme ters düşen görüşleri nedeniyle vatandaşlıktan çıkarılıp, babasının saydığı dokuz dedesinden (Ben buna hiç önem vermedim, çünkü mezar taşıyla övünülmez.) kalma tarlaları devlet malı yapıp cebren satarsa, orada acı büyütülüyor demektir.
Her gün gördüğün o mahut ülkede devletçi ırkçı faşist çeteler; Kürtlerin işkencede parça parça edilen cesedini asit kuyularına atıp, karakol mahzenlerine, kışla meydanlarına gömdüyse, orada acı arşa yükseliyor demektir. Ve her gün gördüğün o ülkede sırmalı sultan generaller, beynini boşalttıkları katil sürülerini dalga dalga Kürtlerin üzerine sürüyorsa, Kürt coğrafyası her gün ağır bombardıman altındaysa ve sınır berisi veya ötesi dinlemiyorsa, „Ölü ele geçirilen teröristin“ burnu, kulağı, organları prezent alınıyorsa, acı Kürdistan sınırlarını zorluyor demektir, kızım.
Sen orada, o ülkede yaşıyorsun ve bilinçli güzel gözlerinle görüyorsun ki on yedi bin Kürt insanı faili meçhuldür. Orada bir cümle Kürtçe konuştuğu için Leyla Zana on sene yatırıldı. Orada hemşehirlin Mazlum Doğan, genç bedenini ateşe attı. Sadece doksan dokuzda, Kürdün onurunun kırıldığı o meşum yılın öncesinde ve sonrasında yine yüzden fazla insan kendisini yaktı. Neden? Onların gördüğü acı, içinde yandıkları acıdan daha çok olmalı ki bu yola baş vurdular. Kızım, halkımız esir alınmış, dili kültürü, kimliği ve her türlü temel insani haklarından mahrum bırakılmış. Sana olduğu gibi halkımıza eşi benzeri görülmeyen hukuksuzluk dayatılmış. Kürde, Kürt olarak yaşamak yasak edilmiş. Sen bütün bunları biliyorsun.
Hatırlar mısın, daha ortaokuldayken Denizlerin asılmasına küçücük bedeninle hıçkırarak ağlarken, daha o zaman kızımın ruhunda insani bir cevher var düşünmüştüm. Nenen de acı çekenin acısını çekerdi. Saçtan kaldırdığı yufka ekmeğini, „Yüksel, na nan bidê Besa Fêr.“ yoksul dul kadına pişen ekmek göderilirdi. İşte o ortaokul yılında yasak kitaplarımızı paket yapıp okula götürürken, otobüste bir koltuk önde ayaklarının altına koymuş ve sanki birbirimize ait değilmişiz gibi arkandaki boş koltukta oturmuş, sonra görüntüsünün bile bizde „işkenceci“ imajı bıraktığı resmi giysili polisin yanına oturması korkutmuştu, anımsarsın. Ernest Hemingway, Jack London, John Steinbeck gibi yabancı ve yerli yazarların kitaplarını ortaokulun kalorifer kazanına atmıştık. Sonbaharda yakıldığını öğrenince üzülmüştük. Heinrich Heine ne diyor? „Das war ein Vorspiel nur, dort wo man Bücher verbrennt, verbrennt man auch am Ende Menschen.” Bu yapılan bir ilk oyundur, bir yerde kitap yakılıyorsa, orada insan da yakılır. Gerçekten de ön odalarda gazlanan Yahudiler, Hitler'in fırınlarında endüstriyel yakıldılar. Nefretimiz Kenan Evren sistemiydi. Ama nenen Alçek ardındaki ormanda babanı emzirirken, Kemal'in katillerinin insanımızı nasıl ateşe verdiğini anlatırdı. „Niyade gunîya şare ma erd kerdo sûr.“ Milletimizin kanıydı toprağı kırmızı yapan, derdi. Kutsal Duzgin'ın eteklerinde toplu katliamın insan kemikleri vardı. Bugün Kürdistan'ın her tarafından insan kemikleri fışkırıyor. Acı toprağa sinmiş. Acı havada suda, yaşayan gerçek insanın yüreğinde ve ruhunda.
Sevgili kızım, elma dalından uzağa düşmez derler. Nenenin acı bayrağını ben aldım ve bazen sana verdiğim için üzgünüm. Çünkü yaşadığın toplum kör, sağır, dilsiz ve ruhsuz. Ne bölüşen, ne gözlerinin önünde cereyan eden acıyı gören var? Halk, general matadorlarına „olê“ çekiyor. İnsanlar kendisini düşünüyor, hırsızlık, çetecilik, ırkçı faşist-islamcılık yapıyor. Velhasıl hepsi senin gerçekliğine ters şeylerdi. „Kadınların her alanda uğradıkları ayrımcılık, bir insan hakları sorunudur. Bu ayrımcılığı ortadan kaldırmaya yönelik önlemler almayarak devlet de hak ihlâlinin bir parçası olmaktadır.“ Bu sözleri ettiğin için elbette hapse konursun. Türk sistemi varken, herşey onlarken, „Kürt Açılımı“ yapılacaksa onlar yapar, komunizm gelecekse yine onlar getirir, gerçekliğini unuttun mu? Bu sistem tam bir erkek ve asker sistemidir. Sen bunlara ters lakırdı ediyorsun, elbette içeri atarlar. Ben de küçük bir süre de olsa, o yaşadığın „cennet(!)“ ile tanıştım. Demir kapı şangırtılarla üzerime kilitlenince; kendime döner, analizimi yapardım. Ben hangi dünyanın insanıyım? Neden ülkem yok? Alman hakim cezasını verdikten sonra: „Bay Işık, eğer devletiniz olsaydı, bu cezayı yemezdiniz.“ demişti. İşte sorun burada sevgili kızım. Birlikten devlet doğar. Kürtler birbirini yiyor. Düşmanı dost; devleti âlâ; hırsızı gemisini kurtaran kaptan görüyor. Dersim Belediye Başkanlığı ön seçimlerindeki bayağılığı çok bilinçli gördüğüne inanıyorum. Yalnız devlet değil, Kürtler de çeteleşmişler. Çıkar çeteleri, Zazacı, Alevici, Dersimci çeteler yaratılmış; ortalık toz duman, kimin eli kimin cebinde bilinmezken, adaylığını doğru bulmamıştım. Aynı ağaçtan düşen senin, zor günler geçireceğini daha o zaman gördüm. Nitekim öyle de oldu.
Kızım, mazlum Kürt halkını savunmak, hiç bir çıkar beklemeden savunmak, şüphesiz bizim için en kutsal yoldur. Sen bu yolda gidiyorsun. Tevfik Fikret'in oğlu Haluk'a yazdığı gibi: „İşte bir yol ki hep çakıl ve diken/ Geçeceksin yarın bu yoldan sen.../Sen yoruldukça yol uzar artar/ Çalı dişler taş ağırtır yırtar / Çırpınır her dikende parçan /Yine sen pür-emel önünde uçan/ O esiri hayali kapmak için/Atılır yırtınır ve inlersin./ Varsın uçsun bugün değilse yarın/O senindir mükedder olma sakın/ Koşan elbet varır düşen kalkar/Kara taştan su damla damla akar/Birikir sonra bir gümüş göl olur/Arayan Hakkı en sonunda bulur.“ Bizim Hak; dilimiz, hukukumuz, kimliğimiz, insanımızdır. Kimsenin ne aç, en ezilip ne horlandığı, insanca özgür yaşayacağı ülke değil mi? Doğacak güneşin altında yerimizi alacağız, kızım. Hiç şüphen olmasın.
Ben biliyorum, Kürtler dostlukta da pek becerikli sayılmazlar. Önlerinde yürürsün, bakarsın ki ardında değiller. Barış için birlikte çalıştığın bazısı sadece görünürde var. Sana az destek verdiler. Ama sen onun bunun hatrı için bu işi yapmıyorsun. İnandığın, kutsal gördüğün bir dava için yapıyorsun. Temelinde eşitsizlik olan, Kürt hukuku olmayan o ülkede haksızlık görüyorsun. „Hayatımın hiç bir evresinde şiddeti öven, savunan bir cümle dahi bulunamaz.“ sözlerin boşunadır. Çocukları zindana dolduran sistemden insanlık, hak ve hukuk beklenemez. Güçlü ol. Geleceğe hazırla kendini. Bazı bayan arkadaşların sana güzel mektuplar yazıyor. Böyle arkadaşlarınla övün. Sabır gösterip ruhuna derinlik verdin mi, sen sistemden güçlüsün kızım. Zindan sabrı törpüler, zayıf düşürür, hatta bazılarını teslim bile alır. Ama bizdeki inanç haklı ve güçlüdür. İnancımızda teslimiyet yoktur. Oku kızım! Bak Kürtlerin İmrallı'daki büyük Esir'ine. On yıldır nasıl okuyor, nasıl dayanıyor? Öğretmendin, ışık ver yanındakilere, onlardan öğren ve sosyal yaşamaya bak. Sen barışı seversin, uğrunda acı çekmeye değer, kızım. Yoksa çocuklarının göreceği güzel günler nasıl gelsin?
Baban |